4 Mart 2011 Cuma

Kamusal İnsanın Çöküşü - Kamusallığın değişimi


KAMUSAL İNSANIN ÇÖKÜŞÜ
Richard Sennet - 1977

s/15

Roma imparatorluğunda güç kaybının kamusal ve özel arasındaki denge kaybının ortaya çıkardığı kriz olduğu öne sürülmektedir. Romanın sonunun gelmesi kamusal görevlerin, askeri ritüeller geçitler gibi, artık bir yükümlülük haline gelmesine bağlanmaktadır. Roma sonrasında ise Hristiyanlık kamusal alanın yeni ilkesi haline geldiği söylenmektedir.

Özel hayat (psişe) kamusal alanın gerçekliklerinden korunması gereken bir tanım haline gelmiştir. Yazar bizim özel yaşamı; kendi başımıza, ailemizle ve yakın arkadaşlarımızla başbaşa kalmayı, kendi başına bir amaç haline getirme çabasında olduğumuzu iddia etmektedir (s:16).

İnsanların kamusal alanlardaki tavırları ile özel yaşantılarındaki tavırlarının tamamen farklı olduğunu söyleyebiliriz. İnsan kendini kamusal alanda yaparken, özel alanda, öncelikle de aile yaşantısı içinde doğasını gerçekleştiriyordu (s:35).

Meydanı bir kamusal alan olarak insanları ve çeşitli etkinlikleri kaynaştırma arzusu olan bir mekan olarak tanımlamaktadır.

Lever House

Skidmore, Owings & Merrill mimarlık ofisinden Gordon Bunshaft tarafından tasarlanıp 1951 - 1952 yıllarında New York’da inşa edilen Lever House binası yapıldığı dönemde henüz yeni icat edilen “özel kamusal” bir teras bahçesi bulunduran bir ofist yapısıdır. Yalnızca ikamet edenlerin yararlanabileceği bu özel kamusal teras bahçe zeminden koparılmak sureti ile üçüncü kat seviyesine taşınmış, zemin ise bir geçiş alanı olarak bırakılmıştır. Döneminin tüm modernist izlerini neredeyse taşıyan yapı Sennet tarafından sokak seviyesinin yalnızca bir geçiş alanı olarak bırakılarak ölü bir alan haline getirilmesi konusunda eleştirilmiştir. Ayrıca yapı cam cephesi ile özel ve kamusal arasındaki perdeyi saydamlaştırıyor ve kamusal alan tanımını tartışılır bir konuma sokuyor. Lever House, geçirgen olmalarına rağmen, bina içindeki faaliyetleri sokaktaki yaşamdan soyutlayan duvarlarıyla yeni bir tasarım anlayışına öncülük etti (s:28)



Brunswick Centre

Londra Bloomsbury semtinde 1972 yılında iki blok halinde inşa edilmiş Brunswick centre yazar tarafından ele alınmış örneklerden bir diğeridir. Sennet; bloklardan birinin Londra’nın en güzel meydanlarından birine açılabilecekken ona sırtını dönmesi ve herhangi bir yere dikilebilir gibi durduğunu belirtmiştir(s: 28). Kompleks iki yana merdiven gibi kat kat yükselir ve cepheleri büyük ölçüde cam ile kaplıdır. Merkezindeki holde birkaç dükkan ve geniş boşluklar ile az sayıda beton bank bulundurmaktaydı. Banklar üzerinde belli bir süre oturmayı teşhir ediliyormuşsunuz gibi son derece rahatsız edici bir his olarak tanımlar yazar. 2006 yılında 22 milyon poundluk bir yatırım ile Brunswick Centre yenilenmiş, su elemanları ve renkli aydınlatmalar gibi elemanlarla peyzajı daha insancıl kılmaya çalışmışlardır. Kullanım da çabaya sonuç vermiş, dükkanlar ve hol yaşayan bir alan haline gelmiştir.


Mekanı hareketliliğe bağımlı kılma fikrini, canlı kamusal alanları yok etmesi konusunda eleştiriyor yazar. Hareket özgürlüğü gerekliliği günümüzün getirdiği bir durum. Kamusal alanın da bu yükümlülüğü yerine getirmesi gerekmekte. Hareket özgürlüğü hiçbir dönemde olmadığı kadar sahip olduğumuz bir özgürlük olsa da bu durum en çok kaygı yaratan durumlardan birisi. Tam olarak hareketliliğe kendini bırakmış olan, yani geçiş yeri haline gelmiş kamusal alanlar hareketin bir işlevi haline geldikçe, kendilerine has bağımsız deneyim olma anlamını yitirmektelerdir. (s: 30)

Yazarın kamusal alanı irdelediği bir diğer konu da artık tam anlamı ile popülerliğini sağlamış olan açık ofislerdir. Açık ofisler engellerin kalkması ile bir bütün ortak alanın sağlandığı, ancak bu durumun bir birlik yerine daha az kamusallığın olduğu bir içe kapalılık hali yarattığı mekanlardır. Görülebilir olmanın verdiği korkunun yol açtığı bir durum incelediğimiz onca şey arasında önemli bir ironi sayılabilir. Ancak şu açıdan konumuzla ilişkilidir; açık ofisler insanın sosyalliğini hissedebilmesi için başkalarının yakın gözleminden uzak olmaya ihtiyaç duymasının kanıtıdır. Yakın temas arttığı anda sosyallikte düşüş başlar. Açık ofislerdeki bu durumun açık kamusal alanlarda gözleniyor olmanın, CCTV’lerin artışının ve her durumun kontrol altında olmasına harcanan çabalar ile ilişkilendirilebilir.

KAMUSAL ALANDA DEĞİŞİMLER

18.yy sonrasında “kamu” sözcüğü modern anlamını kazanmış ve dolayısıyla artık yalnızca aile ve yakın arkadaş kesimlerden farklı bir konumu olan toplumsal yaşam bölgesi değil, çok çeşitli insanları içine alan, tanıdıklar ve yabancıların oluşturduğu kamusal alan anlamına geliyordu. Ardından mükemmel bir kamusal insanı tanımlayan “kozmopolit” kelimesi doğdu. Sanayi devrimi ve endüstri devrimlerinin peşi sıra, şehirde şehir öncesini ima eden ve romantik bir sebepten ötürü ihtiyaç duyduğumuz devasa ölçüde yapılmaya, sokaklar dinlenme amacı ile dolaşmaya çıkan yayalara uygun hale getirilmeye başlandı. Kahvehanelerin ardından kafe ve hanlarda sosyal merkezlere dönüştü, tiyatro ve opera salonlarının eskiden olduğu gibi aristokrat kesimin paylaştığı yerler olmaktan çıkıp, açıktan yapılan bilet satışlarıyla geniş bir kamu kesimine açıldığı bir devirdi. Kentin nimetleri dar bir elit kesimden geniş bir toplumsal yelpazeye açıldı; öyle ki emekçi sınıflar bile, kendi bahçelerinde gezintiler yapmak ya da tiyatroda bir gece resepsiyonu “vermek” , eskiden sadece elit kesime ayrılmış bir alan olan parklarda gezinti yapmak gibi bazı sosyal adetleri benimsemeye başladı (S:34)

Aydınlanma çağında kamusal ve özel arasındaki mevcut denge, 18.yy sonu patlayan büyük devrimlerle birlikte temel kavramlara kadar temelden bir değişim gösterir. Bu değişimlerde rol oynayan üç etken vardır. Birincisi, büyük şehirlerdeki kamusal yaşam le 19. Yy sanayi kapitalizmi arasındaki ilişkiydi. İkincisi, 19.yydan başlayarak, insanların yabancı ve bilinmeyeni yorumlama tarzını etkileyen yeni bir sekülerizm anlayışının oluşturulmasıydı. Üçüncüsü ise ancien regime’de bizzat kamusal yaşamın yapısından gelen ve sonraları bir zayıflık haline dönüşmüş güçtü (s:36).

19.yy kapitalizminin yol açtığı sarsıntılar, ekonomik gücü elinde tutabilsin, tutamasın kimsenin bilmediği ve tecrübe etmediği yeni bir sistemin doğuşu ile insanları mümkün olduğunca kendilerini her biçimde koruma çabasına itti. Zamanla kamu düzenini denetim altına alma ve biçimlendirme iradesi zayıfladı ve insanlar daha çok kendilerini koruma kaygısına düştüler. Aile bu korunma yollarından biri haline geldi. Ve böylece 19.yy’da aile tikel, kamusal olmayan bir alanın merkezi olmaktan çıkarak, kamusal alandan daha yüksek ahlaki değerleri taşıyan, salt kendi başına bir dünya haline geldi. Aile, toplumun saldığı dehşetten kaçışın bir sığınağı haline geldikçe, adım adım büyük şehirdeki kamusal alana değer biçmek için kullanılan bir ahlaki kıstas haline geldi. İnsanlar, aile ilişkilerini bir ölçüt olarak kullanarak, kamusal alanı, Aydınlanma çağında olduğu gibi sınırlı bir toplumsal ilişki kümesi gibi görmek yerine , kamusal yaşamı ahlaki bakımdan sefil bir yaşam olarak görmeye başladılar. Mahremiyet ve istikrar ailede birleşmiş görünüyordu. Bu ideal düzen karşısında kamusal düzenin meşruluğu tartışma konusuydu (s:37).

18.yy’da seri üretim sonucu değişen ekonomi kent pazarlarını ortaçağ ve Rönesans döneminden çok farklı bir yere taşıdı. Makine ile üretilmiş ürünler her ne kadar aynı ürünü çok miktarda üretmiş olsa da, ilk defa pazara sunulduklarından “özel” bir ürün olarak sunuldular. Bu durum da büyük satış yerlerinin başarıya ulaşmasını sağlamıştır. Böylece kamusal alan ve kapitalizmin ilişkisinde kamudan aileye çekilmeye ek olarak alışverişe dayalı kara dönüştürülebilen bir kafa karışıklığı durumu da oluştu.

Yazara göre tarihçiler şehri 19.yydan önce bir şey, kapitalizm ve modernizm etkisini gösterdikten sonra ise tamamen başka bir şey olduğunu ima eder.

Burjuvazi, o kamu denen şey içinde, insanların başka herhangi bir toplumsal ortamda ya da bağlamda yaşayamayacakları duyumsamalar ve insan ilişkilerini yaşadıkları inancını koruyordu. Ancien regime’in şehir mirası, endüstri kapitalizminin özelleştirdiği itkileriyle başka bir biçimde birleşmişti. Kamu, ahlak ihlallerinin ortaya çıktığı ve hoş görüldüğü yerdi; kamusal ortamda saygınlık kuralları kırılabilirdi. Eğer özel alan, ailenin idealleştirilmesi ile yaratılmış sığınak, bir bütün olarak toplumun teröründen korunmaya yarayan bir sığınak ise, bu ideallerin bedellerinden özel türden bit deneyimle, yabancılar arasında geçen ya da daha önemlisi, birbirine yabancı kalmaya kararlı insanlar arasında geçen bir deneyimle kaçılabilirdi (s:41).

Bu ahlak dışı kamusallık erkek ve kadın için çok farklı şeyleri ifade ediyordu. Kadınlar için kirlenmek ve kendini kaybetmek anlamına geliyordu. Kocası da dâhil olsa bile bir kadının erkeklerden oluşan bir toplulukla hareket etmesi kabul edilemez bir dönemde, kadınlar kamusal alanı rezalet alanı olarak tanımlamaktaydı. Erkeklerse evde baba ve koca olarak baskıcı ve otoriter görevleri üzerlerinde toplamak zorundaydılar, ancak kamusal alanda bu tanımlamalarından sıyrılabiliyorlardı. Erkekler kadınların aksine kamusal alanı, alttan alta bir özgürlük alanı olarak yorumluyorlardı. Toplumun kamusal alanı böylesi ahlak dışı bir alan olarak görmesi 19.yy çocuk kitaplarına da yansımış, kamusal alandaki tehlikelerden korunma konusu kitaplarda sıkça işlenmiştir.

Ancien regime’de kamusal deneyim, toplumsal düzenin oluşumuyla bağlantılıydı; son yüzyıllarda ise kişilik oluşumu ile bağlantılı hale geldi (s: 42).

s/42