25 Kasım 2010 Perşembe

Un - Volumetric Architecture_01


More space, less volume: a story in movement
(Aldo Aymonino)

60'lardan sonra Amerika ve Avrupa'daki çoğu araştırma ve makaleler artık form veya şehrin olası evrimi hakkında değil, daha çok "anthropic" çevreyi etkileyen diğer faktörleri (altyapı, çevre, peyzaj, ıslah etme, enerji kullanımı vs.) incelemeye başladılar. Daha önceden işin özüne uygun şekilde düşünülen bu fenomenler, kentsel tasarımın ana öğeleri olarak değerlendirilerek incelenmeye başlandılar.

- Learning from Las Vegas; ikonolojik olarak şuan bir örnek oluşturmasa da modern kent düzeni ve yeni şehrin etkileşimleri için örnek olarak gösterilmiş.

“Form is no longer function.”

Stonehenge’ den beri Roma ve Yunan şehirlerindeki kentsel sundurmalar, Palladio Villalarındaki “barchesse” fonksiyon olarak fazlalık gibi görünmeleri, ana yapıya bağımlılıkları ve özerk mekanlar yaratmaları ile tipik hacimlendirilemeyen mimari sınıflandırılmasına giriyor.

19.yy’da bir tarafta teknoloji ile tanışan şehir, mühendislik ilerlemeleri ile değişen yapılar diğer tarafta metropolle yeni tanışmış insanın romantik bir ihtiyacı olan doğa ile baş başa kalmayı tatmin için yapılan temsili (simulated) doğa. Sadece estetik değil, doğayla metaforik ve duygusal bir bağ kurma açısından düşünülen hatta daha büyük ölçekte tasarlanan parklar, “gizli tepeler” öncelikle bireysel sonrada komün olarak yararlanılmayı amaçlamışlardır.

Eiffel kulesinin yapımı ise bu anlamda bir dönüm noktası olarak tanımlanabilir. Eiffel kulesi, herhangi bir amacı olmayan mükemmel bir mekanizma, ancak bir landmark, teknoloji anıtı ayrıca insanlara yukarıdan bakma ayrıcalığını ve uçma hissini veren bir yapı. Le Corbusier de yukarıdan bakmayı algının ve planlamanın kartlarının karıştırılması olarak tanımlamıştır.

Tarihte günümüze yaklaşırsak kentsel düzen dikey katmanların baskı kurduğu bir hal alıyor. Bu dönüşüm figür ve zemin arasındaki diyaloğun mimarlık ve doğa arasındaki ilişkiyi tersine çevirmesine yol açmaktadır.

Kamusal alanın da estetik, coğrafik ve anlamsal karakterinin değişim geçirdiğini söyleyebiliriz. İç mekanın özel olması ve dış mekanın ortak olması, modern düzende artık geçerli değil.

Yeni çok merkezli yerleşim formları (polycentric), mobilitenin artması ve şehrin metaforik özelliğinin azalması ile ortaya çıkan, yol sisteminin kendisinin kamusal alanın ayrılmaz bir parçası olarak önümüze çıkması ve geleneksel kamusal alan elemanları olan meydan ve caddelere katılması, yeni şehrin özelliklerindendir.

Kamusal alanın geleneksel öğeleri ise genellikle kentsel formun geçici öğeleri gibi görünmekte, ihtiyaçla karıştırılmış, servis ve diğer olanaklar düşünüldüğünde toplumun ilgisini kaybetmiş olduğu belirtilip, şimdilerde alt yapı ihtiyaçları için ayrılmış, bağlantılar ve sınırlar olarak kullanılan, yeni merkezler ve yeni anlamlar oluşturma kabiliyetine sahip mekanlar olarak değiştiriliyorlar.

Kamusal alanların anlamsal ve fonksiyonel yetersizliklerine cevap vermek yerine, değişen toplumun ihtiyaçlarına göre değişik mekanlar sağlamak daha acil bir ihtiyaç sayılabilir. Konu artık anlamlı bir kentsel form oluşturmak değil, mobilite, ortak alanlar ve özel alanların arasındaki ilişkiyi araştırma halini aldı. Ayrıca altyapısal ve servis için gerekli ağlar ve korunması gereken koridorları (kültürel, ekolojik vs.) yeniden düşünülen yerleşimler için bir iskelet veya kentsel dağılım ağı olarak niteleyebiliriz. Artık ortak alandan açık alana bir geçişten bahsedebiliriz.

Peyzajın, çok getirisi olmayan ancak tatmin edici, yerel ve dokunulmaz alt yapısı ile bir sanat objesi sayılması çok da eskiye dayanmıyor. Lynch Wating Away (1990): peyzaj bir fonksiyondan bir fonksiyona geçerken yalnızca tekil şahısların ihtiyaçları (tarım gibi) ya da maden ve baraj gibi çevresel kaynakları bulma ve kullanma gibi amaçlarla değil, basitçe bir manzarayı değiştirme ya da yeni bir rekreasyon alanı oluşturma gibi sebeplerden ötürü de radikal olarak değişime uğratılabilir. Peyzaj tarihin artıklarının geri dönüştürme yolu ile değiştirilebilir.

Bu durumda peyzajı beklemede bir alan, hatta değişim için beklemede bir alan olarak tanımlayabiliriz. Mimarlığı da yalnızca hacimler arası bir ilişki saymayıp kompleks ilişkiler kümesi olarak tanımlayabiliriz...

22 Kasım 2010 Pazartesi

Urbanizm ve mimarlık arasında gerçekten bir çizgi var mı?


Şehrin bitip yapının başladığı çizgi aslında nerede? Mimarlık ve şehircilik arasında gerçekten keskin bir çizgi var mı? Eğer varsa o çizgi yapının duvarlarında mı olmalı?


George Perec'in 1978 yılında yayınlanmış La Vie Mode d'Emploi ( life: a user's manual) kitabında kullanılmış imaj, New York'ta bir apartmanın dış cephesi olmaksızın resmedilmesiydi. Kentsel öğeler olarak tanımlandırılan cephe, giriş ve dış cephe elemanları olmaksızın apartman, içerisindeki o ayrı dünyayı yapıyı sadece kentsel tekil bir öğe olarak düşünmeden incelememizi sağlıyor.

Tarımla ilişkili zengin kesimin evlerinin asilzade evlerine dönüşmesi, bazilikaların kilise olması kentsek düzenlerin bu elemanların çevresinde büyüyerek oluşması Avrupa kentselliğinin başlangıcı olarak nitelendiriliyor. Makaleye göre atomun parçalanabilir olduğunu insanoğlu keşfedince, bu tarz yapılandırılmaların da bölünebilir olduğu mantığını oturtmuştur.

1948 Bruno Zevi Architecture as space: How to look at architecture, boşluğu (space) mimarlık ve şehircilik için temel bir element olarak tanımlamıştır. Zevi'ye göre mimarlıktaki mekansal tecrübe şehrin içine doğru uzanıyor, caddelere, meydanlara, dar sokaklara, parklara, stadyumlara ve kentsel boşluk (empty) nereye yapıldıysa. Akışkan bir mekan tecrübesinin yapı içinden şehrin kalanına akmasını sorguluyor.. Kamusal alanları da yapı içindeki boşlukların şehirdeki uzantısı olarak görmektedir.

Le Corbusier'in Unite d'Habitation örneğinde düşey bir kamusal alandan bahsedilebilir. Yapılarla beraber tasarlanmış kamusal alanlardan bahsederken, düşey kamusal alanlar da unutulmamalı. Bu örnekte mimarın niyeti bu projede konuttan olanlar ile dışarıdan gelenlerin eşit olarak yararlanabildiği kamusal alanların tasarlanmasıydı. İç ile dış arasındaki çizgi yapının içine taşınınca yapının limiti ve konsepti başkalaşmış oldu. Obje (mimarlık) ve bağlam (şehir) arasında yeni bir ilişki kurulması konusu ortaya çıkmış oldu.

Rossi ise meydanlar, caddeler ve yapıları asıl kentsel (urban) konu olan şehrin basitleştirilemeyecek elemanları olarak değerlendiriyor.

Kaynak: C3_306_FEB2010