Bu Bir Tez
27 Kasım 2014 Perşembe
Kafa toparlaması
Kamusal alan artık "pinterest" te bile bulabileceğiniz bir başlık. Arama sonucunda pek çok peyzaj projesine ulaşıyorsunuz. Doğru, peyzaj, mimarlığa nazaran kamusal alan ile daha ilişkili bir konu. Ancak kamusal alanı şekillendiren ana temaların çoğu (peyzajı dışarıda bırakmadan söylemek isterim ki) mimari.
Kamusal alanın ihtiyaçları da zaman ve kültür ile şekilleniyor, değişiyor. Bu konu başlığı altında genelde büyüklerimizin tabiri ile Avrupa-i kültür ve hayat şekli incelemeleri bulunacak. Konu İslam devletlerinde, uzak doğuda ve Afrika'da değişmekte. Kamusal alanın kuralları ve ihtiyaçları farklılaşmakta. Hazır konu başlığını daraltmaya başlamışken hemen "iç mekan kamusal alanlar"ı da eleyelim. O da konu içerisinde yer almayacak.
Peki nedir kamusal alanın ihtiyaçları? Eski dönemlerden post-modernizm e kadar (jane jacobs bile dahil) pek çok kişi "güvenlik" terimini kamusal alanın ihtiyaçlarında en yukarılara taşır. İnsanların zaman geçirmekten çekinmeyecekleri bir alandır kamusal alan. Güvenlik terimi tabiki geniş, lokasyona çok bağlı ancak tasarımcının elinden gelen güvenlik unsurları listesi de küçümsenmeyecek kadar önemli. Modernizm'in hayalperestliğini bir kenara bırakırsak* kimse üstünde bir bina bulunan, karanlık, basık, kuytu köşelerde buluşmak yada zaman geçirmek için delirmiyor. Psikoloji başlığı ile de bağlantılı olan bu konu aslında oldukça önemli. Genel olarak kamusal alanlar insanların "görülebilir" olduğu tasarımlarla daha fazla kullanılır oluyor. Bu "görülebilirlik" başlığını da açmak gerekirse, açık alanlar ve tabiki aydınlatma bunun içinde.
Aslında kamusal alan ihtiyaçları bambaşka bir başlık tabi. Benim araştırıp, dile getirmek istediğimse bambaşkaydı, yine gaza geldim. Bir yapı / yapı kompleksi tasarlayan mimar kamusal alan ihtiyacı içerisinde tüm mimarisini etkileyecek bir tasarım kararı alarak yapıyı mükemmel kamusal alan ev sahibi haline getiriyor. Pardon fazlaca kafa karıştırıcı oldu belkide, hemen örneklerle ortamı yumuşatalım: (tabiki) Oslo Opera Binası, TKTS Booth New York sanırım kuvvetli örnekler.
Şimdilik bu kadar. İşe yaradı mı?
Yaradı...
* Bunun ciddiyetsiz bir kafa toplaması yazısı olduğunu unutmadan okuyunuz. Yıldızı buraya koymamdaki sebep buruşuk suratlarınızın kafamda canlanmasıdır.
10 Nisan 2011 Pazar
Dikeylik ve Anıtsallık
Un- volumetric Architecture 02 s/63
4 Mart 2011 Cuma
Kamusal İnsanın Çöküşü - Kamusallığın değişimi
KAMUSAL İNSANIN ÇÖKÜŞÜ
Richard Sennet - 1977
s/15
Roma imparatorluğunda güç kaybının kamusal ve özel arasındaki denge kaybının ortaya çıkardığı kriz olduğu öne sürülmektedir. Romanın sonunun gelmesi kamusal görevlerin, askeri ritüeller geçitler gibi, artık bir yükümlülük haline gelmesine bağlanmaktadır. Roma sonrasında ise Hristiyanlık kamusal alanın yeni ilkesi haline geldiği söylenmektedir.
Özel hayat (psişe) kamusal alanın gerçekliklerinden korunması gereken bir tanım haline gelmiştir. Yazar bizim özel yaşamı; kendi başımıza, ailemizle ve yakın arkadaşlarımızla başbaşa kalmayı, kendi başına bir amaç haline getirme çabasında olduğumuzu iddia etmektedir (s:16).
İnsanların kamusal alanlardaki tavırları ile özel yaşantılarındaki tavırlarının tamamen farklı olduğunu söyleyebiliriz. İnsan kendini kamusal alanda yaparken, özel alanda, öncelikle de aile yaşantısı içinde doğasını gerçekleştiriyordu (s:35).
Meydanı bir kamusal alan olarak insanları ve çeşitli etkinlikleri kaynaştırma arzusu olan bir mekan olarak tanımlamaktadır.
Lever House
Skidmore, Owings & Merrill mimarlık ofisinden Gordon Bunshaft tarafından tasarlanıp 1951 - 1952 yıllarında New York’da inşa edilen Lever House binası yapıldığı dönemde henüz yeni icat edilen “özel kamusal” bir teras bahçesi bulunduran bir ofist yapısıdır. Yalnızca ikamet edenlerin yararlanabileceği bu özel kamusal teras bahçe zeminden koparılmak sureti ile üçüncü kat seviyesine taşınmış, zemin ise bir geçiş alanı olarak bırakılmıştır. Döneminin tüm modernist izlerini neredeyse taşıyan yapı Sennet tarafından sokak seviyesinin yalnızca bir geçiş alanı olarak bırakılarak ölü bir alan haline getirilmesi konusunda eleştirilmiştir. Ayrıca yapı cam cephesi ile özel ve kamusal arasındaki perdeyi saydamlaştırıyor ve kamusal alan tanımını tartışılır bir konuma sokuyor. Lever House, geçirgen olmalarına rağmen, bina içindeki faaliyetleri sokaktaki yaşamdan soyutlayan duvarlarıyla yeni bir tasarım anlayışına öncülük etti (s:28)
Londra Bloomsbury semtinde 1972 yılında iki blok halinde inşa edilmiş Brunswick centre yazar tarafından ele alınmış örneklerden bir diğeridir. Sennet; bloklardan birinin Londra’nın en güzel meydanlarından birine açılabilecekken ona sırtını dönmesi ve herhangi bir yere dikilebilir gibi durduğunu belirtmiştir(s: 28). Kompleks iki yana merdiven gibi kat kat yükselir ve cepheleri büyük ölçüde cam ile kaplıdır. Merkezindeki holde birkaç dükkan ve geniş boşluklar ile az sayıda beton bank bulundurmaktaydı. Banklar üzerinde belli bir süre oturmayı teşhir ediliyormuşsunuz gibi son derece rahatsız edici bir his olarak tanımlar yazar. 2006 yılında 22 milyon poundluk bir yatırım ile Brunswick Centre yenilenmiş, su elemanları ve renkli aydınlatmalar gibi elemanlarla peyzajı daha insancıl kılmaya çalışmışlardır. Kullanım da çabaya sonuç vermiş, dükkanlar ve hol yaşayan bir alan haline gelmiştir.
Mekanı hareketliliğe bağımlı kılma fikrini, canlı kamusal alanları yok etmesi konusunda eleştiriyor yazar. Hareket özgürlüğü gerekliliği günümüzün getirdiği bir durum. Kamusal alanın da bu yükümlülüğü yerine getirmesi gerekmekte. Hareket özgürlüğü hiçbir dönemde olmadığı kadar sahip olduğumuz bir özgürlük olsa da bu durum en çok kaygı yaratan durumlardan birisi. Tam olarak hareketliliğe kendini bırakmış olan, yani geçiş yeri haline gelmiş kamusal alanlar hareketin bir işlevi haline geldikçe, kendilerine has bağımsız deneyim olma anlamını yitirmektelerdir. (s: 30)
Yazarın kamusal alanı irdelediği bir diğer konu da artık tam anlamı ile popülerliğini sağlamış olan açık ofislerdir. Açık ofisler engellerin kalkması ile bir bütün ortak alanın sağlandığı, ancak bu durumun bir birlik yerine daha az kamusallığın olduğu bir içe kapalılık hali yarattığı mekanlardır. Görülebilir olmanın verdiği korkunun yol açtığı bir durum incelediğimiz onca şey arasında önemli bir ironi sayılabilir. Ancak şu açıdan konumuzla ilişkilidir; açık ofisler insanın sosyalliğini hissedebilmesi için başkalarının yakın gözleminden uzak olmaya ihtiyaç duymasının kanıtıdır. Yakın temas arttığı anda sosyallikte düşüş başlar. Açık ofislerdeki bu durumun açık kamusal alanlarda gözleniyor olmanın, CCTV’lerin artışının ve her durumun kontrol altında olmasına harcanan çabalar ile ilişkilendirilebilir.
KAMUSAL ALANDA DEĞİŞİMLER
18.yy sonrasında “kamu” sözcüğü modern anlamını kazanmış ve dolayısıyla artık yalnızca aile ve yakın arkadaş kesimlerden farklı bir konumu olan toplumsal yaşam bölgesi değil, çok çeşitli insanları içine alan, tanıdıklar ve yabancıların oluşturduğu kamusal alan anlamına geliyordu. Ardından mükemmel bir kamusal insanı tanımlayan “kozmopolit” kelimesi doğdu. Sanayi devrimi ve endüstri devrimlerinin peşi sıra, şehirde şehir öncesini ima eden ve romantik bir sebepten ötürü ihtiyaç duyduğumuz devasa ölçüde yapılmaya, sokaklar dinlenme amacı ile dolaşmaya çıkan yayalara uygun hale getirilmeye başlandı. Kahvehanelerin ardından kafe ve hanlarda sosyal merkezlere dönüştü, tiyatro ve opera salonlarının eskiden olduğu gibi aristokrat kesimin paylaştığı yerler olmaktan çıkıp, açıktan yapılan bilet satışlarıyla geniş bir kamu kesimine açıldığı bir devirdi. Kentin nimetleri dar bir elit kesimden geniş bir toplumsal yelpazeye açıldı; öyle ki emekçi sınıflar bile, kendi bahçelerinde gezintiler yapmak ya da tiyatroda bir gece resepsiyonu “vermek” , eskiden sadece elit kesime ayrılmış bir alan olan parklarda gezinti yapmak gibi bazı sosyal adetleri benimsemeye başladı (S:34)
Aydınlanma çağında kamusal ve özel arasındaki mevcut denge, 18.yy sonu patlayan büyük devrimlerle birlikte temel kavramlara kadar temelden bir değişim gösterir. Bu değişimlerde rol oynayan üç etken vardır. Birincisi, büyük şehirlerdeki kamusal yaşam le 19. Yy sanayi kapitalizmi arasındaki ilişkiydi. İkincisi, 19.yydan başlayarak, insanların yabancı ve bilinmeyeni yorumlama tarzını etkileyen yeni bir sekülerizm anlayışının oluşturulmasıydı. Üçüncüsü ise ancien regime’de bizzat kamusal yaşamın yapısından gelen ve sonraları bir zayıflık haline dönüşmüş güçtü (s:36).
19.yy kapitalizminin yol açtığı sarsıntılar, ekonomik gücü elinde tutabilsin, tutamasın kimsenin bilmediği ve tecrübe etmediği yeni bir sistemin doğuşu ile insanları mümkün olduğunca kendilerini her biçimde koruma çabasına itti. Zamanla kamu düzenini denetim altına alma ve biçimlendirme iradesi zayıfladı ve insanlar daha çok kendilerini koruma kaygısına düştüler. Aile bu korunma yollarından biri haline geldi. Ve böylece 19.yy’da aile tikel, kamusal olmayan bir alanın merkezi olmaktan çıkarak, kamusal alandan daha yüksek ahlaki değerleri taşıyan, salt kendi başına bir dünya haline geldi. Aile, toplumun saldığı dehşetten kaçışın bir sığınağı haline geldikçe, adım adım büyük şehirdeki kamusal alana değer biçmek için kullanılan bir ahlaki kıstas haline geldi. İnsanlar, aile ilişkilerini bir ölçüt olarak kullanarak, kamusal alanı, Aydınlanma çağında olduğu gibi sınırlı bir toplumsal ilişki kümesi gibi görmek yerine , kamusal yaşamı ahlaki bakımdan sefil bir yaşam olarak görmeye başladılar. Mahremiyet ve istikrar ailede birleşmiş görünüyordu. Bu ideal düzen karşısında kamusal düzenin meşruluğu tartışma konusuydu (s:37).
18.yy’da seri üretim sonucu değişen ekonomi kent pazarlarını ortaçağ ve Rönesans döneminden çok farklı bir yere taşıdı. Makine ile üretilmiş ürünler her ne kadar aynı ürünü çok miktarda üretmiş olsa da, ilk defa pazara sunulduklarından “özel” bir ürün olarak sunuldular. Bu durum da büyük satış yerlerinin başarıya ulaşmasını sağlamıştır. Böylece kamusal alan ve kapitalizmin ilişkisinde kamudan aileye çekilmeye ek olarak alışverişe dayalı kara dönüştürülebilen bir kafa karışıklığı durumu da oluştu.
Yazara göre tarihçiler şehri 19.yydan önce bir şey, kapitalizm ve modernizm etkisini gösterdikten sonra ise tamamen başka bir şey olduğunu ima eder.
Burjuvazi, o kamu denen şey içinde, insanların başka herhangi bir toplumsal ortamda ya da bağlamda yaşayamayacakları duyumsamalar ve insan ilişkilerini yaşadıkları inancını koruyordu. Ancien regime’in şehir mirası, endüstri kapitalizminin özelleştirdiği itkileriyle başka bir biçimde birleşmişti. Kamu, ahlak ihlallerinin ortaya çıktığı ve hoş görüldüğü yerdi; kamusal ortamda saygınlık kuralları kırılabilirdi. Eğer özel alan, ailenin idealleştirilmesi ile yaratılmış sığınak, bir bütün olarak toplumun teröründen korunmaya yarayan bir sığınak ise, bu ideallerin bedellerinden özel türden bit deneyimle, yabancılar arasında geçen ya da daha önemlisi, birbirine yabancı kalmaya kararlı insanlar arasında geçen bir deneyimle kaçılabilirdi (s:41).
Bu ahlak dışı kamusallık erkek ve kadın için çok farklı şeyleri ifade ediyordu. Kadınlar için kirlenmek ve kendini kaybetmek anlamına geliyordu. Kocası da dâhil olsa bile bir kadının erkeklerden oluşan bir toplulukla hareket etmesi kabul edilemez bir dönemde, kadınlar kamusal alanı rezalet alanı olarak tanımlamaktaydı. Erkeklerse evde baba ve koca olarak baskıcı ve otoriter görevleri üzerlerinde toplamak zorundaydılar, ancak kamusal alanda bu tanımlamalarından sıyrılabiliyorlardı. Erkekler kadınların aksine kamusal alanı, alttan alta bir özgürlük alanı olarak yorumluyorlardı. Toplumun kamusal alanı böylesi ahlak dışı bir alan olarak görmesi 19.yy çocuk kitaplarına da yansımış, kamusal alandaki tehlikelerden korunma konusu kitaplarda sıkça işlenmiştir.
Ancien regime’de kamusal deneyim, toplumsal düzenin oluşumuyla bağlantılıydı; son yüzyıllarda ise kişilik oluşumu ile bağlantılı hale geldi (s: 42).
s/42
25 Ocak 2011 Salı
kamusal alan kullanımı ve arttıran faktörler
Kamusal alanın kullanımının yüksek olması için öncelikli gereksinim kullanıcıların kendilerini orada güvende hissetmeleridir. Kullanıcının açık bir kamusal alanda güvende hissetmesi için bir kıstas; yayalar için araç trafiği tehdidinden uzak, araçlar tarafından bölünmeyen bir sirkülasyon alanı kurgulamaktır. Kısacası daha iyi bir kamusal alan için daha iyi yaya trafiği şartları sağlanmalıdır. Güvenlik kavramı içerisinde incelenmesi gereken bir diğer konu da kullanıcının kendisini suçtan uzak hissetmesini sağlamaktır. Kullanıcılar genellikle açık alanlarda çevrelerinde bir şeylerle meşgul insanlar olduğunda kendilerini daha güvende ve suç tehdidinden uzak hissetmektedirler.
Kamusal alan kullanımını yükselten bir diğer faktör de mekanın hava şartları karşısındaki geçirgenliğidir. Örneğin çok rüzgar alan bir şehirde, rüzgara açık bir şekilde tasarlanmış ve konumlanmış bir kamusal alan kullanımı, rüzgara karşı daha korunaklı olarak yapılanmış bir açık alana nazaran daha düşük olacaktır. Açık mekanlarda yağmur esnasında sığınabilecek bekleme veya oturma alanları da, alanın kullanımını daha sürekli hale getiren diğer bileşenlerden sayılabilir.
Yayalar için tasarlanmış düzgün yürüme yolları ve rahat oturma alanları da kamusal alanın kullanım zamanını arttıran faktörlerdendir. Özellikle oturma alanları söz konusu olunca, görüş açısı da önemli bir unsurdur. Kullanıcı rahatlığı başlığı altında tasarımların yaş ve fiziksel farklılıkları gözeterek kurgulanması da önemli bir konudur.
Kamusal alanlar için konuşulması gereken bir diğer ana başlık da eğlence faktörüdür. Özellikle son dönem teknolojileri ile gelişen medya cepheleri projeleri bu anlamda popülerlik kazanmıştır. Özellikle kullanıcı tarafından bir şekilde kontrol edilebilen medya cepheleri, kamusal alanı kullanıcılar için vazgeçilmez bir interaksiyon alanı haline getirmektedir.
16 Ocak 2011 Pazar
Şehirde caddeler, parklar ve meydanlar toplumumuzun gerçek demokratik alanlarıdır. Sürdürülebilir kent yapımı peyzaj mimarlarının insanlığa en önemli bağışıdır.
Kaynak: Topos 67/2009 _s/88
25 Kasım 2010 Perşembe
Un - Volumetric Architecture_01
More space, less volume: a story in movement
(Aldo Aymonino)
60'lardan sonra Amerika ve Avrupa'daki çoğu araştırma ve makaleler artık form veya şehrin olası evrimi hakkında değil, daha çok "anthropic" çevreyi etkileyen diğer faktörleri (altyapı, çevre, peyzaj, ıslah etme, enerji kullanımı vs.) incelemeye başladılar. Daha önceden işin özüne uygun şekilde düşünülen bu fenomenler, kentsel tasarımın ana öğeleri olarak değerlendirilerek incelenmeye başlandılar.
- Learning from Las Vegas; ikonolojik olarak şuan bir örnek oluşturmasa da modern kent düzeni ve yeni şehrin etkileşimleri için örnek olarak gösterilmiş.
“Form is no longer function.”
Stonehenge’ den beri Roma ve Yunan şehirlerindeki kentsel sundurmalar, Palladio Villalarındaki “barchesse” fonksiyon olarak fazlalık gibi görünmeleri, ana yapıya bağımlılıkları ve özerk mekanlar yaratmaları ile tipik hacimlendirilemeyen mimari sınıflandırılmasına giriyor.
19.yy’da bir tarafta teknoloji ile tanışan şehir, mühendislik ilerlemeleri ile değişen yapılar diğer tarafta metropolle yeni tanışmış insanın romantik bir ihtiyacı olan doğa ile baş başa kalmayı tatmin için yapılan temsili (simulated) doğa. Sadece estetik değil, doğayla metaforik ve duygusal bir bağ kurma açısından düşünülen hatta daha büyük ölçekte tasarlanan parklar, “gizli tepeler” öncelikle bireysel sonrada komün olarak yararlanılmayı amaçlamışlardır.
Eiffel kulesinin yapımı ise bu anlamda bir dönüm noktası olarak tanımlanabilir. Eiffel kulesi, herhangi bir amacı olmayan mükemmel bir mekanizma, ancak bir landmark, teknoloji anıtı ayrıca insanlara yukarıdan bakma ayrıcalığını ve uçma hissini veren bir yapı. Le Corbusier de yukarıdan bakmayı algının ve planlamanın kartlarının karıştırılması olarak tanımlamıştır.
Tarihte günümüze yaklaşırsak kentsel düzen dikey katmanların baskı kurduğu bir hal alıyor. Bu dönüşüm figür ve zemin arasındaki diyaloğun mimarlık ve doğa arasındaki ilişkiyi tersine çevirmesine yol açmaktadır.
Kamusal alanın da estetik, coğrafik ve anlamsal karakterinin değişim geçirdiğini söyleyebiliriz. İç mekanın özel olması ve dış mekanın ortak olması, modern düzende artık geçerli değil.
Yeni çok merkezli yerleşim formları (polycentric), mobilitenin artması ve şehrin metaforik özelliğinin azalması ile ortaya çıkan, yol sisteminin kendisinin kamusal alanın ayrılmaz bir parçası olarak önümüze çıkması ve geleneksel kamusal alan elemanları olan meydan ve caddelere katılması, yeni şehrin özelliklerindendir.
Kamusal alanın geleneksel öğeleri ise genellikle kentsel formun geçici öğeleri gibi görünmekte, ihtiyaçla karıştırılmış, servis ve diğer olanaklar düşünüldüğünde toplumun ilgisini kaybetmiş olduğu belirtilip, şimdilerde alt yapı ihtiyaçları için ayrılmış, bağlantılar ve sınırlar olarak kullanılan, yeni merkezler ve yeni anlamlar oluşturma kabiliyetine sahip mekanlar olarak değiştiriliyorlar.
Kamusal alanların anlamsal ve fonksiyonel yetersizliklerine cevap vermek yerine, değişen toplumun ihtiyaçlarına göre değişik mekanlar sağlamak daha acil bir ihtiyaç sayılabilir. Konu artık anlamlı bir kentsel form oluşturmak değil, mobilite, ortak alanlar ve özel alanların arasındaki ilişkiyi araştırma halini aldı. Ayrıca altyapısal ve servis için gerekli ağlar ve korunması gereken koridorları (kültürel, ekolojik vs.) yeniden düşünülen yerleşimler için bir iskelet veya kentsel dağılım ağı olarak niteleyebiliriz. Artık ortak alandan açık alana bir geçişten bahsedebiliriz.
Peyzajın, çok getirisi olmayan ancak tatmin edici, yerel ve dokunulmaz alt yapısı ile bir sanat objesi sayılması çok da eskiye dayanmıyor. Lynch Wating Away (1990): peyzaj bir fonksiyondan bir fonksiyona geçerken yalnızca tekil şahısların ihtiyaçları (tarım gibi) ya da maden ve baraj gibi çevresel kaynakları bulma ve kullanma gibi amaçlarla değil, basitçe bir manzarayı değiştirme ya da yeni bir rekreasyon alanı oluşturma gibi sebeplerden ötürü de radikal olarak değişime uğratılabilir. Peyzaj tarihin artıklarının geri dönüştürme yolu ile değiştirilebilir.
Bu durumda peyzajı beklemede bir alan, hatta değişim için beklemede bir alan olarak tanımlayabiliriz. Mimarlığı da yalnızca hacimler arası bir ilişki saymayıp kompleks ilişkiler kümesi olarak tanımlayabiliriz...
22 Kasım 2010 Pazartesi
Urbanizm ve mimarlık arasında gerçekten bir çizgi var mı?
Şehrin bitip yapının başladığı çizgi aslında nerede? Mimarlık ve şehircilik arasında gerçekten keskin bir çizgi var mı? Eğer varsa o çizgi yapının duvarlarında mı olmalı?
George Perec'in 1978 yılında yayınlanmış La Vie Mode d'Emploi ( life: a user's manual) kitabında kullanılmış imaj, New York'ta bir apartmanın dış cephesi olmaksızın resmedilmesiydi. Kentsel öğeler olarak tanımlandırılan cephe, giriş ve dış cephe elemanları olmaksızın apartman, içerisindeki o ayrı dünyayı yapıyı sadece kentsel tekil bir öğe olarak düşünmeden incelememizi sağlıyor.
Tarımla ilişkili zengin kesimin evlerinin asilzade evlerine dönüşmesi, bazilikaların kilise olması kentsek düzenlerin bu elemanların çevresinde büyüyerek oluşması Avrupa kentselliğinin başlangıcı olarak nitelendiriliyor. Makaleye göre atomun parçalanabilir olduğunu insanoğlu keşfedince, bu tarz yapılandırılmaların da bölünebilir olduğu mantığını oturtmuştur.
1948 Bruno Zevi Architecture as space: How to look at architecture, boşluğu (space) mimarlık ve şehircilik için temel bir element olarak tanımlamıştır. Zevi'ye göre mimarlıktaki mekansal tecrübe şehrin içine doğru uzanıyor, caddelere, meydanlara, dar sokaklara, parklara, stadyumlara ve kentsel boşluk (empty) nereye yapıldıysa. Akışkan bir mekan tecrübesinin yapı içinden şehrin kalanına akmasını sorguluyor.. Kamusal alanları da yapı içindeki boşlukların şehirdeki uzantısı olarak görmektedir.
Le Corbusier'in Unite d'Habitation örneğinde düşey bir kamusal alandan bahsedilebilir. Yapılarla beraber tasarlanmış kamusal alanlardan bahsederken, düşey kamusal alanlar da unutulmamalı. Bu örnekte mimarın niyeti bu projede konuttan olanlar ile dışarıdan gelenlerin eşit olarak yararlanabildiği kamusal alanların tasarlanmasıydı. İç ile dış arasındaki çizgi yapının içine taşınınca yapının limiti ve konsepti başkalaşmış oldu. Obje (mimarlık) ve bağlam (şehir) arasında yeni bir ilişki kurulması konusu ortaya çıkmış oldu.
Rossi ise meydanlar, caddeler ve yapıları asıl kentsel (urban) konu olan şehrin basitleştirilemeyecek elemanları olarak değerlendiriyor.
Kaynak: C3_306_FEB2010








